Heybemde binlerce kelime olmasına rağmen, içlerinde seni anlatan hiçbir cümleye rastlayamıyordum. Sonra kızıyor, "Beceriksiz bir adamın tekisin işte!" diye bağırıyordum kendime. Aslında gözlerin anlatıyordu seni. Ben ise karşımdaki seni güneşe, aya, yıldıza benzeterek kağıda dökmeye çalışıyordum. Çok ahmakçaydı, şimdi kabul ediyorum. Belki sana şiir yazamadım ama şimdi hangi şiiri okusam sen oluyorsun karşımda.
Konuşamadıklarımı, anlatamadıklarımı yazarak denemek istiyorum şimdi. Konuşmakta beceriksiz olduğumu kabul ediyorum. En havalı, en benim diyen kelimeleri bile dize getirebilirim (yeterince zaman varsa diyelim). Ama konuşamam, anlatamam. Konuşabilseydim yazmazdım da zaten, herhalde.
Sen ise yazılarımı okuma yerine inadına benle konuşmayı tercih ediyordun. Acemice çırpınışlarımı izlemekten ne keyif alıyordun, ne anlam çıkarıyordun bilmiyorum. Ama yüzündeki o yasadışı gülümseyiş kaybolmasın diye ellerimi ve gözlerimi sana adamaya hazırdım.
Seninle yitirdiğim ertelediğim unuttuğum benliğimi yeniden keşfediyordum sanki. Seni düşününce ısınıyordu yüreğimin en haylaz yerleri. Ve ellerim. En laf anlamaz, en sabırsız organlarım bile seninle dize geliyordu. Kaldı ki yüreğim hep başkaldırır, kafa tutardı her defasında ve herkese.
Yazılar yazıyordum durmadan, giriş gelişme ve sonuçtan ibaret olan, ama baştan sona sen kokan yazılar yazıyordum.
Senin o tanıdık kokun, o iç ısıtan gülümseyişin dolaşıyor odamda, yüzümde, yüreğimde. Sadece şiir değil, dinlediğim tüm melodiler, okuduğum her yazı, baktığım her çiçek biraz sen oluyor, biraz sen kokuyor.
Şimdi tüm yazılarım sen kokuyor.
