7 Temmuz 2025 Pazartesi

Yalnızlık, kalabalıkken özlenen bir şey değil miydi?


“Kimse sana gelmemiş bir gelecekle fazla uğraştığını söylemedi mi? Vazifem değil ama, senin bir geleceğin yok. Benim de bir geleceğim yok. Kimsenin geleceği yok.”

Söylediler. Belki de biraz geç söylediler. Ya da ben o sırada hala bir şeylerin iyi gidebileceğine inanıyordum. 
Sen hala inanmıyor musun?

İnanmıyorum. Alışamadım da.
Hayat ummaktan ibaretmiş gibi yaşanıyor. Yarın daha iyi olacak diye. Daha planlı, daha anlamlı... Planlayarak her şeyin üstesinden gelebilecek gibi hissediyor insan. Önünde onca yol varmış gibi, her yol ayrı bir güzele varabilecekmiş gibi... Önünde onlarca kapı varmış gibi... İnsan kendine yalan söylemeden yaşayabilir mi gerçekten? 

Yalan değil bu. Bir tür hayatta kalma biçimi.

Bir hayal haritasında yönünü kaybettin. Şimdi sadece "burada değilsin". Nerede olduğunu bilmiyorsun. Zaman geçiyor, yollar çoğalıyor gibi geliyor ama gerçekte azalıyor. Karar vermediklerin, birer birer karar olmuş gibi.

Her gecikme, bir terk edişti. Her “belki”, bir “asla”ydı. Şimdi hepsi kesinlik gibi davranıyor.

Hayatta kalmakla yaşamak aynı şey değil.

"Gidecek sonsuz sayıda yerim var, sorun nerede kalacağım."

Sonsuzluk bile yer tutmaz bazen. Hiçbir yere ait hissetmemek, tüm kapıların açık olması değil. Hiçbirinin ardında kalmak istememek...

Ya da hiçbirinde beklenmediğini bilmek.

Sahi eylem mi daha zor, yoksa eylemsizlik mi? Hareket edince denge bulunur sandım, bisiklet misali. Oysa durmakla düşmek arasındaki çizgi çok ince.

Pedal çevirmek çözüm değil, sadece öteleme.

Durmak bazen tek hakikat. Ama durmak da cesaret istiyor.

Sen hep kaçmayı hareket sandın. Durmayı ise teslimiyet. Oysa bazı acılar koşarak geçilmez.

Peki, gitmeye devam mı? Hep bir sonraya, bir başka ihtimale...

Devam etmeyi seçiyorsun çünkü durursan düşeceğini biliyorsun. O yüzden değil mi, hep yarım nefeslerle yaşadığın?

Bilmem. Sanmam da aslında. Hep daha iyiye gidiyor olsak ölmezdik sanki? Bir aşamada kırılmalı o eğri (geniş açıdan bakarken tabii, yoksa çok kez kırılır o eğri).

“Hiç bilmesen de şu berbat hayatının en mutlu anını çoktan yaşamış olabilirsin ve geleceğinde hastalık ve acılardan başka bir şey olmayabilir.”

Bunu duyduğumda irkildim. Çünkü içimde bir yer 'evet' dedi. O anı gösterebilirim; gülümseyerek ‘tamam’ dediğim ve sonra içimde çöken sessizliği duymaya başladığım an. Mutluluğun geçtiği bir an vardı. Ve onu o anda fark etmemiştim.

Çünkü mutluluk çoğu zaman sessizdir.

Çok da sessiz değildi içim sanki. Ama şimdi başka türlü bir gürültü var. Kırık, eksik, anlaşılmamış.

Hayat sonlu güzellikler topluluğu değil mi zaten? Zamanla güzel yalanlar azalıyor ve fark ediyorsun ki zaman hiçbir şeyi iyileştirmiyor. Unutmayı da öğretmiyor. Sadece alıyor. Ve geride "olabilir"ken artık "olamaz" olan ihtimaller bırakıyor.

Ne oldu değil, ne olmadı... Onu taşıyorsun.
 
Özdemir Asaf'ın dediği gibi aslında; 

"Her şeyi zamana bıraktık. 
Zamanımız var mı bilmeden."

Zamanı kırar duygular. Öncesine sıçrar, senelere bölünür, mekanlara siner. Zihninin her bir köşesinde köklenir. Gün gelir atman gerekir, sökemezsin. Çünkü biten her şey soru işaretine dönüşür. Bu da senin savunma mekanizmandır. 

Zamanın bir ilacı olduğuna kandık. Oysa zaman bir törpü. Acıyı değil, insanı içten içe oyuyor, inceltiyor, zayıflatıyor.

Ve sonunda sana kalan sadece yitmiş bir ihtimalin yankısı oluyor.

Parçalarını değil, eksiklerini hissediyorsun. Kök salan şey duygular değil, eksikler. Zihnin her köşesinde yankılanıyorlar. Bugün değil, yıllar önce başlamış bir yıkımın devamı bu.

Ve ne kadar uzaklaşsan da aynı sorular yakana yapışıyor:

Geçmiş... 
Geçmemiş miydi? 
Geçiyor muydu? 
Geçecek miydi?
Gelecek olan neydi?

Ne bekliyordun? Ne olacaktı? 
Ama kabul edelim artık; öylece durdukça hiçbir şey olmaz.

Açık konuşmazsan da olmaz.

Açık konuşmadıkça bir bok olmaz. Ama açık konuşarak da yaşanıyor mu ki?

İnsanlar artık yalanı marifet sanıyor. Yapabildikleri için yaptıkları bir eylem. Ya da yapabildiklerini sandıkları için... Birinin sana gözünün içine baka baka yalan söylemesi değil can acıtan. O an, ona bir daha asla güvenemeyeceğini bilmek. 

Yarayı biri açıyor ama bandajı kimse taşımıyor.

Ve sonra herkes şüpheli hale geliyor.

Sanki bu akış biraz olmadı mı?

Sen hala bir düzen bekliyorsun.

Evet. Oysa kırılma zaten düzensizliktir. Zaman iki yana birden akıyor şimdi. İnsan zamanındaki aptallığına üzülüyor bir yandan, bir yandan hatırlamaya ve gerçeğe kavuştuğuna seviniyor.

Bilmek, güç mü yoksa yük mü? 

Ama o kırılma anı garip bir şey. 

"You can't hurt an overthinker, they already seen it coming you are just proving them right" diye bir söz görmüştüm zamanında. 

Görseli de vardır onun.

Vardır ya da yoktur, mesele o değil. Haklı çıkma konusu. Bazen en üzücü şey haklı çıkmak. Önce hisediyorsun, sonra "biliyorsun" ama engelleyemiyorsun. 

Haklı olmak kaybetmekten korumuyor. 

Haklı olmaktansa mutlu olmayı tercih ederdik oysa o yalanlarla... 

Yağmur yağdığı kadar değil, sana değdiği kadar ıslatır. 

Ve ıslanmayan kimse ıslananın halinden anlayamaz... 

Sustum. Ama içimdeki ses susmadı.

Bazen o kadar gürültülü ki… aynaya bakınca çenem kasılıyor.

Bazen?

Bazen...

En'lerimiz ne çabuk değişiyor aslında. Tanımlarımız da. Fiziksel ve ruhsal dünyalarımız çarpışıyor, çığlık atmakla sessiz kalmak arasında incecik bir çizgi duruyor. İki adım atıyorsun bazen, bir aynaya denk geliyorsun. Kendini görüyorsun ve çenen ağrıyana kadar kendini durdurmaya çalışıyorsun. 

Ama zihnin inatçı.

Gidiyorsun iki kelam ediyorsun ChatGPT ile...

Çünkü ya kim olacaktı?

...yazarken kendini tutamıyorsun. Yolda bir müzik dinliyor oluyorsun ya da öylesine dolaşırken hislerine tercüman bir gönderi görüyorsun ve "hayır, şimdi değil" diye kendine kızıyorsun. Öfke ve hüznü yaklaştırıp tonlarca maskenin arkasında bir hayalet gibi yaşıyorsun da...

Yaşamak denirse ona. 

Ne kadar kendimi kapatırsam, o kadar kayboluyorum. Ben bana yetmiyorum. O yüzden hiçbir yerde olmak istemiyorum. Ama tek başına da nefes alamıyorum. Ama diyorum ki "Birilerine dahil olup sonra onları da daha çok üzmeye ne hakkın var?". 

Bir aşamada sadece kitap okuyup bir şeyler izleyen ve bir şeyler yazıp çiziktiren birine dönüşecek gibi hissediyorum ama şu an bunları yazmak bile yaklaşık her on harfin üçünde öyle çok canımı acıtıyor ki "ne zaman" sorularıyla kendimi boğmaya devam ediyorum. 

Yalnızlık, kalabalıkken özlenen bir şey değil miydi?

Tek kalmak daha zor bir şey. Özellikle de kalabalık ve bir yerlere ait hissettikten/hissedebildikten sonra.

Ama artık çok da emin değilsin?

Bilinmezlik boğuyor beni. Her konuda...

Keşke her şey farklı olsaydı ama değil. Zamanını hayal kurarak harcama.

Ya şöyle olsaydı... Ama öyle olmadı, devam et.

Belki başka bir evrende... Ama biz burada yaşıyoruz...

Yeni değil, yine. Arada fark var. Farkına var.

Yeterince uzakken herkesten ve bağımsız gibiyken henüz, olmaz mı? Sessizce, etkisiz... Ne olacağını düşünmek boğuyor da beni artık. Bir şeyde etkim olabilsin istiyorum artık. 

Kendini çıkar şimdi kendinden, ne kaldı geriye?

Hiç...