Kar yağıyor şehrime. Babası tarafından elma şekeri ile ödüllendirilen bir çocuk sevinci gibi bir anda şaşırıp bir anda normale dönen ifade ile dışarı bakıyorum. Sanki gördüğüm ile görmediğim arasında mekik dokuyorum zamana. Kar beyazdır biliyorum, kar soğuk, kar tüm yüküne rağmen sessizdir.
Burnumu yasladığım penceremin camından, kaldırımları kaplayan kar üzerinde koşturan, çocukları seyrediyorum. Ayak izleri nasılda çamurlanıyor beyazın teninde. Şimdi şehrin en merkezi yerinde, gece yarısı ışıkları altında yürümek vardı yol boyunca. Ve kar üzerinde ayaklarımın çıkarttığı karton yırtılmasını andıran sese tanık olmak. Araçların farlarında kaybolmak. Soğukluğunda sıcağın değerini anlamak gibi. Kar tanelerinin ezikliğini içine çeker yollar. Bir rüzgarla gelir, bir rüzgarla gider gibi.
Gri rengi gökyüzümde hiç bu kadar gri görmemiştim. Ve beyazı yeryüzünde. Gözlerimle noktasal olarak takıldığım uzaklıkları yakına getirmeye çalışıyorum. Söylediklerimle anlaşılanın aynı olması gerektiğini savunuyorum. Cümlelerimin içinden kelimelere bölünerek karşıma çıkan ifadelerin soyutluğuna takılabileceğimi sanmıyorum ama yine de bu beyazlığı seviyorum. Kar tanesi olmak masraflı olur mu acaba.
Sen ne zaman diye sor şimdi bana. Hadi sor. Ne zaman. Hemen söylüyorum sana. Ne zaman yazıyorum bunları, ne zaman vakit buluyorum kendime. Daha çok penceremden sana uzattığım bembeyaz hayallerime. Su kenarına izinsiz düşen kar tanelerinin ayakta kalma çabası yada diğer bir tabirle suyun soğukluğuna karışmaması için verdiği savaşın içine bırakıyorum kendimi. Bakıyorum da suya dayanabilen hiçbir kar tanesi yok. İşte bende böyle dayanamıyorum sana. Hani suyun içine düşen kar tanesinin eridiği gibi ve her düşen kar tanesinin sonrasında suyun yükselerek kendinden taşması gibi. Ya da bu beyazlık altında kökten toprağa bağlanmış bir çiçeğin rüzgarlı bir havada kar tanelerini öpüşü gibi.
Ne zordur ona dayanmak, şayet can taşıyorsa can bildiği toprağın içinde.
Kar yağıyor şehrime. Havada rüzgarla dans edip kim nereyi uygun görürse oraya kendini konumluyor. Ama tahmin ettiklerim istisnasız kaderlerinin kurbanı. Suyun çekiciliğine dayanamayanlar bunlar. Ve belki de şizofreni kesilen bir ruhun, kendine yazmaya çalıştığı paranoya öykülerinde sıkışan cümleleri için, ne bir eksik, nede fazladan anlaşılma çabalarına anlam katmak isteyen sessiz çoğunluk. Olsa olsa ölümün yorgunluğu.
Her şey kelimelerde bitmiyor gibi değil işte, bitiyor. Her yaşanılan bitiyor sonuçta. Yaşam koşmaksa hep bir şeylerin peşinde, durmakta ölüm kalıyor geriye. Ki ben, kendimden ya da senden yeryüzüne bir kar tanesi gibi bembeyaz düşüyorum ilk defa, su kenarına varmadan, herhangi bir bacanın sıcak ve siyah dumanına kapılmadan, uluorta yakılan ateşlerin üzerine pike yapmadan yeryüzüne alışıyorum.
