Ben öldüm. Tekrar dirildim sonra. Ara vermiştim yaşamaya. Bilinçle yapmıştım bunu. Yapmam gerektiğini bilmenin bilinciyle. İliklerime kadar nefessizdim o zamanlar. Uzun bir hikaye biriktirdim kendime bu süreçte.
Tarifi zor bir ürpertinin öyküsü. Nereden başlasam ucunu kaçırıyordum. Cümleler devrikti, içleri boş, sesleri kısık ve her hamlem sonuçsuz kalıyor, olduğu yere yıkılıyordu. Gülümsediğim tek kişiydin. Yanlış deneyimler insanı ne kadar zorluyor. İnsanı içine zorluyor. Oysa, hep bilirdim ki bir insanı kaybetmek bir savaşı kaybetmeye benzemezdi. Bir insanı kaybetmek bir güruhu kaybetmeye de benzemezdi. Bir insanı kaybetmek acıydı. Ne kadar yalınsa cümle, o kadar da derindi. Bir insanı kaybetmek, acıydı. "Gülümse."
Neden bilmiyorsun. Sana hep martıların bembeyaz tüylerinde saklanan bir sırdan bahseder gibi ırak sözlerle konuştuğumu. Sen sanırdın ki, yollar da sonludur, hayatlar kadar. Ben inanırdım ki, hikayeler bittikleri yerde başlar.
"Hayatlar bile bitmemesi gereken yerde bitmiyor mu sence? Hangi hikaye, söyle bana, tamamlanıp da bitiverir?"
Ben yazdıklarımı beğenmeyince böyle savunurdun beni kendimden. Yapamıyorum işte, öyküleri tama erdiremiyorum diye hayıflanırdım. Kaç yarım hikaye bırakmıştım ardımda kim bilir? Olsun, derdin. Bir gün tama ererler elbet. Üzülür, içime sığınırdım. Kurtarmazdı beni. Sarılırdın.
Biliyorum, oralarda bana çakıl taşları biriktirdin. Seslerin içlerine dolduğu, denizin içine durduğu deniz kabuklarıyla gelip bir gün kapıma o günlerdeki gibi sarılacaksın yine. Düşlerimde hep yalnızım, derdim. Ben seni asla yalnız bırakmam, derdin. Sana söylemezdim ama, gideceğini biliyordum.