Bizler sağır canlılarız. Zihnimiz bildiklerimizle o kadar dolu ki göremediklerimizi ya da duyamadıklarımızı fark edebilecek bir algı açıklığımız kalmıyor çoğu zaman. Unuttuklarımız da cabası. Oysa bazen o puzzle parçaları öyle net duruyorlar ki göz önünde... Çığlık atmıyor oluşu bir insanın acı çekmediğini göstermiyor sonuçta. Anca bir şeyler yaşandıktan sonra anılardan sesler ve görüntüler geliyor ve anlamlarını kazanıyorlar. Karşında rüzgara karşı nefessiz yürüyen kişiyi görmediğini fark ettiğin o an, tüm o zamanlar için öyle bir acı ve karanlık çöküyor ki insanın ruhuna... Üşüyor insan, kaçmaya çalışıyor zamandan ve mekandan ama ne mümkün. O yüzden, gerçekten nasıl olduklarını soralım insanlara, laf olsun diye giriş cümlesi gibi kullanmayalım bazı ifadeleri. O cevap imkanını gerçekten tanıyalım ve bakalım gözlerinin en içine. Çünkü orada bir yerde muhakkak bir şeyler bağırıyor oluyor. İlk anda görünmese de...
Sonra biz, biz tembel canlılarız. Zamana bırakıyoruz çoğu şeyi. Çok dolu sandığımız takvimlerimizde o kadar değer verdiğimiz insanlara asla yer ayıramıyoruz. Şu işim bitsin, şu zaman geçsin, oram geçsin, şunu da halledeyim derken gideceğimiz bir sevdiğimizin kalmama ihtimalini düşünmüyoruz. Oysa insanlar kötü canlılar dememiş miydik? Üstelik başkalarının kötülüğüne de gerek yok her zaman. Zamanın kendisi de hepimize karşı.