Senden uzun zaman önce vazgeçildi, yeni değil ki bu. Önce konuşmaların azaldı, sen dinlemekten ibarettin. Duyamadın sevildiğini, çünkü sevilmiyordun. Konuşmalar azaldı başta, sen kendini kandırdın normali bu sandın. Sen "biz" için uğraşırken göz göre göre tekilleşti her şey. Aslında çıkarım yapmak çok basitti, "Ben olsam böyle yapmazdım" dediğin her şey sana kanıttı. Ama görmek istemeyen görmüyor.
Kendini savunacak mısın peki? Sahi herhangi bir savunma hali yaşamamız gerekiyor mu gerçekten? Açıklamaları/Anlaşılmamayı bir kenara bırakırsak, sorgulanmak ne zaman doğruya götürür ki? İletişimi kesmeyi de bilmek gerekiyor, isteklerimizin üzerine gitmeyi de. Her şeye gri demek değil mi aslında sınırda yaşatan bizi? Bilinmezlikler ne zaman güzel oldu ki? Dönüşü olmayan saniyelerimizi kumara mı harcayacağız? Hayatımızın kıymetini bilmemiz için kaybetmeye yaklaşmamız mı gerekiyor illa?
Sorular, cevabı olmayan sorular, sorunlar. "Çözümü yoksa sorun da yoktur" diye sorunlarımızı paketleyip uzaklaştırabiliriz mesela, ama gerçekten çözümü mü yok, yoksa bizi mi aşıyor henüz? Her genelleme gibi burada da çuvallıyoruz. Hayata karşı bir tavrımız olsun istedikçe de yanlış gruplamaların kurbanı oluyoruz. Ne zaman yaşamayı öğreneceğiz? Normali kim belirliyor peki? Ortalama insan davranışları mı? Ortalama insanın ne kadar salak olduğunun farkında mıyız? Bu bir üstten konuşma değil, potansiyelleri azımsamıyoruz sonuçta. Ama içinizdeki cevher kimin umurunda? Kullanabildiğimiz kapasiteye göre değerlendirilmiyor muyuz hayatımızın her aşamasında. "Yok aslında zeki çocuk" diyerek not verdiler mi? Ona göre mi gidebildin okuluna? Ona göre mi girebildin işine? İnsanların hayatlarına karışmanı kapasiten mi sağladı yoksa gösterebildiklerin mi? Bırakalım bu potansiyel muhabbetini artık. Neler yapabilir aslında demeyelim, yapanı takdir edelim, yapamayana "Yap u*an o zaman, potansiyel potansiyel; ne yapayım potansiyelini" diyelim.
Hataları affetme saçmalığı var bir de, zekanıza hakaret ediliyor gibi hissetmiyor musunuz affedilince? Locke'de ne güzel söylenmişti "Bir kez! Bir kez ile hiç arasında dünya kadar fark var. Bir kez ile hiç arasındaki fark iyiyle kötü arasındaki fark demek." Bu kadar net olmalı aslında her şey. Hareketlerimiz tanımlamıyor mu bizi, inandığınız dinler bile hareketlerinize odaklanmıyor mu aslında. Zihin bu yanılır, mühim olan davranışlar denmiyor mu? İçinizdeki karanlığı korku ile bastırıyorsan iyi biri mi oluyorsun peki? Ahlak kavramı karışık biraz sanki? Doğal olarak ne olduğumuz önemli, kimse yokken ve kimse yargılamazken refleksleriniz sizi neye yönlendiriyor? İyiliğe mi, nefrete mi?
"Ben kötü biriyim" demek zordur. "Doğruyu yapmaya çalışıyorum" diyoruz her defasında. Kendin bile emin değilsin kendinden, çünkü düşünmüyorsun; belki de gerçekten korkuyorsun?
