Davranışlarımızla tanımlandığımız bu zamanda kendimizi aktarabilmek için ne kadar zamanımız var? Uyaran ve tepki arasındaki boşluk kadar...
“Uyaran ve tepki arasında bir boşluk bulunur. O boşlukta bizim tepkimizi seçme kudretimiz yer alır. Verdiğimiz tepkide ise gelişme ve özgürlüğümüz saklıdır” - Viktor Emil Frankl
O aralıkta hayal gücümüz var, o aralıkta vicdanımız; en önemlisi o boşlukta sorumluluklarımız (ve bazen de sorunlarımız) var. O aralıkta kim olduğumuzu ve kim olmak istediğimizi düşünür ve bir karar veririz. Tek bir eylem bizi farklı kılmayacaktır muhakkak ama tekrarlanan davranışlar bizi istediğimiz kişi olmaya yaklaştırır. O boşluk her zaman sadece beyaz sayfalardan ibaret değildir elbette, bazen o boşluk karanlığa hapsedendir bizi. Acı ızdıraba o boşlukta dönüşür.
"Memories warm you up from the inside. But they also tear you apart." - Haruki Murakami
"Pain is inevitable. Suffering is optional." - Haruki Murakami
Kendi kötülüğümüzden kaçamazken başkalarının kötülüğünden kaçmaya çalışmak kökten hatalı değil mi? Kontrol edebildiklerimizden başlamamız gerekmez mi? Hayatımız rengini ve biçimini düşüncelerimizden alır sonuçta ve huzur dediğimiz zarif bir düzendir sadece.
Kararımızı verince ayrı bir derde sürükleniyoruz aslında. Tepkimiz/söylemlerimiz doğru anlaşıldı mı? Anlaşılabildik mi sahi? Konuşuyoruz konuşmasına ama duyuyor muyuz karşımızdakini?
"İletişim konusundaki en büyük sorun, gerçekleştiği yanılgısıdır." George Bernard Shaw
Dil duygularımızı iletebilmemiz için gelişmiş olsa da biz onu duygularımızı saklamak ve sadece düşüncelerimizi iletmek için kullanır olduk.
“Dil, artık varlığını tek başına meşrulaştıran o işlevi, yani acı çekenlerin varoluşun kederlerini birbirleriyle paylaşmalarına yardım etme işlevini bile yerine getiremiyor." Nietzsche
Bazen gereken tek şey sadelikken biz süslü kelimeler arkasında saklanır olduk. Bilim süslü sözlerle mi ilerliyor peki, hayır. Anlaşılır olmak basitlikten geçiyor; ama biz sessizlik korkusundan kalabalıklaştırıyoruz dilimizi de, çok ama ne yazık ki boş konuşuyoruz. Aynı dünyada yaşamadığımızı içten içe bilmemize rağmen bir şeyleri değerlendirirken hepimizin aynı dünyada yaşadığımızı varsayıyoruz. HAYIR! Anlaşılmadığını düşünürken kendinin her şeyi anladığını nasıl iddia edebilirsin ki? “Kendi kendine yardım” ve “kişisel gelişim” furyasında her birimiz kendi iç dünyamıza o kadar dalıyoruz ki dinlerken bile aslında sadece sıranın bize gelmesini bekliyoruz. Dünya bizim etrafımızda dönmüyor mu sonuçta? (Hayır?) Karşımızdaki insanın varoluş mücadelesine, kendiliğine, kederlerine odaklanmıyoruz. Bizim hakkımızda ne düşündüğüne, aramızdaki benzerliklere veya farklılıklara odaklanıyoruz. Kendimizi denklemden bir türlü çıkarmıyoruz. Oysa Carl Rogers ancak bir başkasını gerçekten dinlemeyi öğrendiğimizde kendimizi daha iyi dinleyebileceğimizi söyler.
“Herkes, sadece bir önceki kişinin duygu ve düşüncelerini kendi cümleleriyle ama konuşan kişinin de kabul edebileceği biçimde tekrarladıktan sonra kendi sözüne başlayabilir.” - Carl Rogers
"Dinledim ve anladım" demenin daha inandırıcı hali aslında. Evet iletişim teknolojileri olarak geçmişe göre çok ilerledik, ama iletişim kuruyor muyuz gerçekten, yoksa karşılıklı "iletiyor" muyuz kendi zihnimizdekileri? Yakın çevremizin bile sesini duyamıyorsak, bütün bu "kendine yardım" ve "kişisel gelişim" furyasını dibine kadar sömürüyor ama edindiklerimizi yanımızdaki insanları anlamak için kullanamıyorsak, "iyiye gidiyoruz" diyebilir miyiz gerçekten?
İletim çağından iletişim çağına geçebilmek dileğiyle...