16 Ekim 2022 Pazar

Çoktan seçmeli hayat

Müziksiz başlamayalım: Archive - Everything's Alright (bir klasik olarak en altta video olarak da var)

Bazen herkesin iki yaşamı var gibi geliyor, sonra diyorum "Sadece kendine bakarak genellemese yapmasan mı?". En basitinden yaşayabildiğimiz ve yaşayamadığımız iki dalı var sanki hayatlarımızın zihinlerimizde ilerleyen. Her kararla dallandığını düşünürken evrenin, neden aksiyonlarla sınırlıyoruz ki bu dallanmayı sahi? Her monolog da yarınımızı etkiliyor sonuçta. En çok vaktimizi yiyen yine biziz; biz ve karşılaştırmalardan kurtulamayan zihnimiz. Bu düşünceler bazen karşılıklı da oluyor, ki mantıksızlığı bu daha da vurguluyor; birbirine tam güvenemeyen çünkü kıyaslamalarda hep kendini zayıf halka olarak gören bizler, sahi ne saçmalıyoruz?

Kaçıngan bir tavır stabil olamayan bir iç dünyasından kaynaklanabilir bazen. Kendimizi yediğimiz ve kimsenin haberi olamayan o acı ve öfke dolu geceler geçmişimizin bize birer "hediye"si olabilir. Umutsuzluk ve çaresizlik girdabında yapılan mesai bizi duygularımız ve beklentilerimiz arasına mesafe koymaya itmiş olabilir. Bu durumda kaçınganlık başkalarından kaçmaktan ziyade kendi duygularımızdan ve ihtiyaçlarımızdan kaçmaktır. 

Beynimiz karşılaştırma yapmayı seviyor ve biz hareketlerimize bu karşılaştırmaların sonuçlarına göre karar veriyoruz. "Statü"müzü belirliyor ve ona göre yaşıyoruz. Şimdi geldik sosyal medyanın merkezde olduğu zamana, herkes güçlü yanlarını parlata parlata anlatıyor ve diğer herkesi yetersiz hissettiriyor orada. Sonra o kişiler de hayatlarının "mutlu", "güçlü", "ihtişamlı" yanlarını sergilemeye girişiyor iki saat sonra bacaklarını karınlarına çekip dondurma kaşıklamayacakmışçasına. Oysa köstebek dememiş miydi "Sadece dışımızı görebiliyoruz, oysa hemen her şey içimizde oluyor" diye Charlie Mackesy'in eserinde?

Her geçen gün onlarca başarı hikayesine maruz kalıyoruz. "Adeta dibe vurmuştum", "Ya bunu başaracaktım ya da..." gibi ifadelerle başlayan ve zihinlerimizde "O zamanda yaşasaydım belki ben de başarabilirdim, artık çok geç" düşüncelerine yol açan nice parlak hikaye. Sizi bilmem ama "Dibi o kadar yüksekte mi sanıyorsun?" demek istiyorum ben bu hikayeleri okudukça. Elbet herkesin cehennemi kendine, acı yarıştırmak da (özellikle karşılıklı bir iletişimde) en yapılmaması gereken şey AMA (ama, önceki kelimelerin boş yere söylendiğini belirten o kelime...) biraz etrafına mı baksa bunları anlatanlar diye düşünmeden edemiyorum. Dibe vurmayı romantize etmek ve orada bize sihirli bir iksir veriliyormuş gibi davranmanın alemi yok. Gazetelerin üçüncü sayfaları diye bir gerçek de var. Dibe vurmanın kendini keşifte önemli bir yeri var, bazen bir ihtiyaç bile olabilir. Yalancı bir umutla sürekli ertelediğimiz acı, üzüntü ya da yas bir anda açığa çıkıyor; her birimiz ansızın kırılabiliyor, kısa dağılmalar yaşayabiliyoruz. Sabahın köründe bilgisayar karşısında bazen, bazen gecenin bir vakti yatakta cenin pozisyonunda... Yalancı umutlar, gerçekleşmeyecek bir gelecek için geri alamayacağımız tek şeyi, yani şimdiki zamanımızı harcamamıza neden olur. Blaise Pascal, “Umut ettikçe bizler hiç yaşamayız, hep yaşamayı umarız.” derken gerçeğin acısını hissetmemek için bugünlerimizden vazgeçebildiğimizi söyler. Dibe vurduğumuzda beklentilerimiz gerçeğe uygun bir şekilde güncellenir. Bu sayede doğru eylemlerle özsaygımıza ulaşabiliriz. Tabii bunlar da hep beylik laflar, bazılarımız için yaşama sebebi o "gerçekleş(e)meyecek umutlar". Biz eylemlerimizi ve söylemlerimizi kontrol edebiliriz. Ama insanların bunlardan ne anlayacağını ve nasıl karşılık vereceğini kontrol edemeyiz. Buna karşı da bazımız yanlış anlaşılmamak uğruna tüm söylemlerimizi de eylemlerimizi de keseriz, sonrası sonsuz karanlık. Bir olasılığa tutunup aksine dayanamayacağını bilmek nasıl bir duygu bilir misiniz?

Bu karanlığın nedeninde anlaştıysak ne yapmamız gerektiğine geçebiliriz sanırım? Kendimizi rasyonel sanmayı bırakabiliriz mesela, zira konu kendi ilişkilerimiz olunca nesnellik kılığına bürünmüş düşüncelerimiz aslında örüntü fabrikamızdan çıkan otomatik düşüncelerdir. Tekrara dayalı (ya da tekrarlanacağına olan inançtan dolayı) kendimize "eklediğimiz" kurallar bizi çevremizden de kendimizden de uzaklaştıracaktır. Benzer şekilde insanlarla iletişimimizde yarattığımız imgelere odaklanmamız bir hatadır.  Yarattığımız imge geçmişte sevgi bekleyip alamayışımızın miras bıraktığı kuşku, hayal kırıklığı ve çaresizlikle bezelidir. Karşımızdakini bildiğimizi düşünürüz ama tek yaptığımız sanmaktır. Murathan Mungan'ın dediği gibi, “Sanmak bir çöldür, orda herkes kaybolabilir.”. Farklılıktan korkmanın üzerine şu sıra çok yazılıyor, bildiğimiz/bilebileceğimiz şeyler, açıklaması da olamayacak şeylerdir oysa. Farklılıklar zenginliktir, kendi başımıza itinayla kuşkuya dönüştürmediğimiz sürece. Yardım isteyememe sorunu da kendimizi en kilit noktalardan eleştiren bizim kendimizi attığımız bir kuyu aslında. Şimdi diyebilirsiniz ki kendimizle barışmak, daha makul olmak, mantıklı kararlar alıp duygularımızla anlaşmaya pat diye başlayabilir miyiz? Hayır, çünkü kısa süreli bir filmin içinde yaşamıyoruz biz ve hayat "bize göre" ilerlemediğinden bazı konularda sıramızı beklememiz gerekiyor. Seneca'nın dediği gibi:

“Asıl bilgelik, gerçekliği ne zaman kendi isteklerimize göre şekillendirebileceğimizi, değiştirilemeyecek olanı ise ne zaman sükunetle kabulleneceğimizi bilmektir.”

Viktor Frankl da “Yaşamak acı çekmektir ve hayatta kalmak acıda anlam bulmaktır” derken mazoşizmi övmez, yalnızca bir gerçeği hatırlatır: “Çaresizlik, anlam olmadan acı çekmektir.” Çünkü psikanaliste göre ancak ve ancak çektiğimiz acıda anlam bulabilirsek bu acıyı kendimizi dönüştürme aracı olarak kullanabiliriz. Yoksa çaresizliğin içinde kaybolma tehlikesiyle karşı karşıya kalırız. Seneca'nın da dediği gibi “Sürüklenirken bunu tüm evrenle birlikte yapıyor olmak ne müthiş bir tesellidir.”

Mutluluk çok erken tanıştığımız ama aslında içini asla dolduramadığımız, oldukça yetersiz bir kelime. "Mutluluk nedir?" desek, kendimize bile açıklayamayız sanki son derece temel bir kavrammış gibi, oysa "Bulut nedir?" sorusuna ya da "Pişmanlık nedir?" sorusuna cevabımız çoktan hazırdır ve zihinlerimizde benzer tanımlar vardır. Mutluluk bir çeşit haz toplamı olarak görülebilir, ancak bu durumda ilgili eylemleri sık sık tekrarlamak gerekir. Kişiliğimize göre bu alışveriş yapmak olabilir, tüketmek olabilir, gezmek olabilir, yeni deneyimlere koşturmak olabilir ama içten içe biz de biliriz ki bunlar kısa tepecikler oluşturur mutluluk eğrimizde, sonrasında yine bir bağımlı gibi aranmaya başlarız bu hazzı tekrarlatabilecek şey ya da eylemleri. Oysa mutluluk merkezde değil kenarda da pekala durabilir. Haz peşinde koşmak yerine acı veren duygu ve düşüncelerden uzaklaşmak ve/veya hayatımızı anlamlı ve değerli kılmaya çalışmaktır asıl yapmamız gereken. Kendimizi ciddiye almayı abartan bizler temsil etmek istediklerimiz ve dünya ile ilişkimizi yönetmeye odaklanırız daima. Kararlarımızı ve ideallerimizi ideal benliğimiz ile aramızdaki doğruya göre konumlamak hem iyi hem de kötü olarak algılanabilir. Kısa vadede her eylemimizi bu doğruya göre değerlendirmek oldukça dalgalı bir ruh halinde olmamızı sebep olurken gidişatın olumsuzluklarını kenarda bırakabileceğimiz bir aralık kendi sırtımızı sıvazladığımız bir sürece dahil eder bizleri. Kendilik ve mutluluk yolumuzda adımlamanın hazzını tartışmayız sanıyorum? Mutluluğunuzu ararken özgürlüğünüzü yitirenlerden olmamanız dileğimle.