28 Haziran 2024 Cuma

Düşü(nemi)yorum

Zaman duruyor. Akmıyor artık.
Ruhumun orta yerinde bir patlama oldu, içime çöküyorum.
Düşünmeye çalışıyorum...
Ben... Ben artık düşünemiyorum.
Artık sadece (d)üşüyorum.

Müziksiz olmaz: Neyse - Kırık

Zihnimde o kadar çok dallanıyor ki her an, yaşanmışlıklar ve yaşanamamışlıklar tamamen sarıyor benliğimi. Oynamayın oralarla işte, ayarlarım bozuluyor. Dünü sorguladıkça nefes alamamaya başlıyorum. Çekiliyor ciğerlerimden oksijen. Dalgalı bir denizde, inatla akıntıya karşı duruyor, her defasında o suların tüm benliğimi yakmasına izin veriyorum sanki. Bize hayat verenle hayatımızı bizden alanın aynı şey olması komik de bir yerde. Siz de kendi benliğinizi en çok, en sevdiğiniz yerden sorgulamıyor musunuz? Çoğu şey komik aslında. Bir yerden sonra, her şey komik oluyor hatta. Bağırarak ağlamak istediğin her şey, tüm o tik gibi de duran kaçınma hareketlerini sana yükleyen anlar, sesler, görüntüler ve hayaller, senin büyük gerizekalılığının ürünü her şey, çok komik. Senin dünyanın* başkalarının çok kolay gülebileceği, ufacık bir şey olması gerçeği çok acı değil mi? Martı'yı incelerken de oradaki dertlerle dalga geçmişti hoca. Senin nefessiz kalarak "düşündüğün" hayatını da birileri gülerek okuyabilir, "Bu karakter de amma malmış" diyebilir mesela. 

Yaşamak çok zor bir hedef, bir umut, bir sevgi yokken; ya da bunların birlikte bulundukları haller. Doğrunun kalmadığı bir anda ne yaparsınız? Dürüstlüğün zamanı mıdır mesela, hala? Yoksa geç kalınmış bir dürüstlük işe yaramaz ve kötü bir hareket midir sadece? Peki ben neden bu lanet yazıyı bu saatte aynı şarkıyı bilmem kaç kez dinledikten sonra yazıyorum?

Çünkü konuşmak istiyorum. 
Çünkü kendimi anlamak istiyorum. 
Çünkü kendimi anlatmak istiyorum.
Çünkü düşünemiyorum.
Baş edemiyorum.
Dayanamıyorum.
Çünkü, yoruldum.  

Açık olduğunu sandığınız şeylerin ne kadar kapalı olabileceğini fark etmek acı bir şey. Biz, biz neden açık olmayı öğrenemedik ki? Biz neden hep birbirimizle satır aralarından, paragraf başlarından konuştuk? Neden korktuk "Bu bana mı?" sorularından. Her şey sana. Her şey seninle ilgili evet! İyisiyle, kötüsüyle; sevincimle ve üzüntümle... Her şey, HER ŞEY seninle ilgili! 

Ben buraya çok yazı yazdım, çok döktüm içimi buraya. Çünkü insanlar beni o kadar dinleyemez. Dinlemez. Ben dinlerim ama. O yüzden ben yazdım, ben okudum; ben okşadım sonra yüzümü, ben sarıldım kendime. Baktım aynada kendime ve ben konuştum kendimle. Her zaman o günle ilgili yazmadım, yazmamıştım. İdealler üzerine yazdım bazen. Gerçeğimden kaçıp, belirsiz cümlelerle "belki bir gün benim de böyle bir hayatım olur" diyerek. Neyse... 

İnsan bu dünyada çok kez kırılıyor. Bazen "bu nasıl bir acı?" diye kahroluyor, bazen canının acımasını az buluyor, ona üzülüyor. Ruhum o kadar acıdı ki, o kadar yandı ki içim, öyle çürüdü ki umudum, öyle bir boşluk kapladı ki içimi; çok daha az üzüldüğümü hatırladığım "önemli" şeylere yeterince üzülmemişim diye utanmaya başladım kendimden. Bu muydu sendeki değeri diyerek insanlığını aşağılama gibi bir şey. Acımı acıma kırdırıyorum bir yerde. 

Zihnimde kendimi saklayabileceğim bir evim yok artık. Zaman çizgisi kırıldı zihnimin. Olaylar karışıyor, insanlar karışıyor, hisler karışıyor. Ne yaşadığımı bile bilmiyorum. Emin olamıyorum. Tutamıyorum bir yerinden. Tutunamıyorum. 

Ben artık insan olmak istemiyorum. Yoruldum artık kaybolmaktan. Düşünememekten, baş edememekten. 

Niye yarım kaldım ben? (Leyla ile Mecnun'daki sahne geldi aklıma, neyse)