"Sus, biraz daha..." dedi kendine. Uzun süre konuşmayınca bir süre asıl sesine ulaşamamak gerçekten olan bir şey miydi sahi? Halbuki istemsiz denemişti bunu defalarca, kendi kendine söylenmeseydi belki ulaşabilirdi o eşiğe. Konuştukça eline ne geçmişti ki o güne kadar? Terazide kesinlikle eksileri ağır basardı konuşmasının. Rezillik çıkarmaktan başka işe yaramıyor diye düşündü. Bazen daha dramatik bir hayat istiyordu, belki de ilgi istemesinin bir sonucuydu. Mesela dilsiz olsaydı insanlar onunla iletişim kurmayı daha çok ister miydi? Hem sevmediği sesine asla katlanmaz, zevkle yazı dilinden ilerleyebilirdi, zira söylediği anda pişman olduklarından çok bıkmıştı. Bazen arkadaş sanrılarına paragraflarca yazı yazardı, ikisine dair aklında ne düşünce varsa dökerdi ortaya, sonunda elbet bir gelecek korkusu ve soru olurdu "biz ilerde nasıl şeyler yaparız?" tadında. Sonra silerdi elbet. Ne zaman geleceği düşünse, dünden bugüne yitirdikleri gelirdi aklına. Yarına dair nice soru yöneltilen bugüne kadar bile gelememişti. "Sahi neden?" dedi. O kadar büyük bir zehir mi saçıyordu etrafa? Yalnızlık hissini başlatan ilk şımarıklığı idi aslında. Herkese her mutlu anında yazıp, her mutsuz anlarında teselli vermeden, "Bir kere de o yazsın."a geçtiği gün kaybetmişti aslında. O mesaj asla gelmemişti. Hala da gelmiyordu. Yitip giden sanrılarının ardından az ağlamadı, şımarıklık hakkını da feragat ettiği tüm güzel şeylerle beraber rafa kaldırdı. Sessizliği huzur sandı, yok olmaktan korkmasına rağmen kendini yokluğa en yakın konuma koydu ve malum olanı beklemeye başladı.