Ses olsunculuk: rehber - Büyük Saat (altta YouTube videosu var)
Her günün bir akşamı, gecesi, sabahı, sonrası var.
Her günün bir akşamı, gecesi, sabahı, sonrası var.
Sonrası?
Bazen bir çığlık atmak istersiniz ama boğazınızda düğümlenip kalır. Çıkmasının bir faydasının olmayacağının bilinci belki, belki de iç kanamadan gitmek daha kolay diye bir tercih. İçiniz yanar, kavrulur fakat o ateşi fark edemezsiniz; Yalnızca bir duman sızar derinlerden. Bütün duygular, bir is perdesinin arkasında kaybolur. Zihninizde yankılanan tüm düşünceler, eski bir filmde solup giden bulanık sahnelermiş gibi yitip gider... Koskoca bir kaos, nefessiz kalışlar, yüksek bir baskı, sıkışmışlık hissi... Belki de en büyük yalnızlık, anlamlandıramadığımız bu yığının ortasında yaşıyor olmaktır. Yaşamak da denir mi ona, mesai geçirmek gibi bir şey zaten. Anlamlı bir şey bulamamak...
Zaman, yıllardır süregelen bir sessizlik gibi geliyor. Kocaman bir çığlık bir yandan ama anlamadığın sürece rahatsız edici bir sessizlikten farkı yok. Zaten dışarısı sessizleştikçe içerisi gürültülü bir hal almıyor mu? İnsan, her anın içinde kaybolmaya başlıyor; çekiliyor adeta en derinlerine. Hatta şey... Ritimli bir durum bu. Bu yüzden de kalbin duygularla alakalı olduğunu sanıyor olabilir miyiz? En derinden bir yandan ritmik bir yandan düzensiz küçüklü büyüklü ataklar geliyor göğüs kafesimizden. Atak büyüyünce bazen damlalar süzülüyor gözlerimizden, beden bükülüyor, geçmişe dönmeye çalışıyoruz adeta, ilk halimize. Var olduğumuz gibi yok olabileceğimize inanıyoruz. Bir anda! Fark bile etmeden! Gözlerimiz, saatlerin tik taklarına odaklanıyor ama bir süre sonra zamanın ne kadar hızlı aktığına bile aldırmaz oluyoruz.
İçimdeki boşluk, her geçen gün biraz daha büyüyor. Evrenin genişlemesinden hallice, içimizdeki yokluk* yıka yıka büyüyor içimde. Anlatılmayan acılar, söylenemeyen sözler büyüyor, her an. Ne zaman bu boşluktan sıyrılmaya çalışsam, kayboluyorum. Ama bazen fiziksel bir acı geldiğinde, duyguların sustuğu o anda, içim biraz olsun rahatlıyor. Çünkü o anlık hiçbir şey kalmıyor, hiçbir ses. O sesler, daima boşluğu hatırlatan; her geçen gün biraz daha tüketen, her zaman eksik ve bozuk hissettiren sesler. Sustukları anı sağlayan her şeye bağlanan insanları da işte bu yüzden -ne yazık ki- anlıyorum. Sızıntılar arasında hepimizin nefes almaya ihtiyacı var. Belki de en zor olan şey, bir anlık rahatlama arayışıyla fiziksel acıyı duygusal boşluğa örtmek ama bunun da geçici olduğunu da bilmek. O kadar yoğun bir yalnızlık var ki, insan her seferinde biraz daha kayboluyor. Ama kaybolmaktan başka çare yokmuş gibi, çünkü bir şeylerin değişmesi korkutucu, o diğer "bilinmeyen hal" mevcut direnişimizi kırarsa şayet, sonrasında ya gücümüz kalmazsa? O boşluk, içindeki her şeyin sanki yavaşça silinmesi gibi bir şey. Ve o boşluk her zaman kendi zamanını bekler. Boşluk yok olmaz sonuçta, değil mi?
Seninle doğdu ömrün.
Sahi, varlığımız da kararımız değildi, yok oluşumuz da olmayacak. Hiç ne zaman ve nasıl biteceğini düşündünüz mü? Başlangıcımız zaten bizim kararımız değilken aslında yok oluşumuzda da tam hakimiyetimiz olmadığını fark ettiniz mi? Sahi ne zaman "tam olarak" yok oluruz? Bizde bizden bir şey kalmadığında mı; kimsee bizden bir şey kalmadığında mı? Bunun kontrolü ile geçerlilik kavramları da çakışıyor aslında. Hatırlanan biz miyiz? Hatta biz kimiz? Bu "bizlik" halinin özü nerede? Theseus'un gemisi misali parça parça değişirken "bilinirliğimizin" zaman aşımı nedir? Belki çoktan unutulduk? Belki de "varız" dediğimiz hiçbir an yoktuk zaten.
Hesap yaparken söndün.
Zamanın akışını bir şeylere benzetmek çok enteresan. Şarkıdaki damlama* seslerini oraya buraya çekebilmek. Bazen bir endüstriyel borudan damlayan o (su) damlalar(ı), zamanımızın sonunda bizden de akabilir. Tükenişin en direkt anlatımı belki de.
Gün dönümüyle öldün.
Yorulmadın mı düş(ün)mekten? Kim demiş hayat uzun diye?
Bitti işte.