Hiçbir şeyin
geçmesine izin vermezken zamanı üçe bölebilir miyiz? Yok, şimdi her şeyin daima
mevcut olduğu ve zamanın lineer olmadığını tartışmaya başlarsak; zamanı
uzay-zaman boyutu olarak göreceksek ve zamanda da mekandaki gibi yayıldığımızı
düşüneceksek ayrı bir döngüye gireceğiz, onu bir kenara bırakalım olur mu?
Ehem, ne diyordum. Toplayıcı bir zihne sahipken, bir şeylerin geçmesine izin
vermezken zamanı üçe bölemeyiz. Bugünümüzü ve dolayısıyla geleceğimizi
etkileyen her şeye geçmişimize göre karar veriyorsak, aslında seçimlerimizi ve
ihtimallerimizi çoktan belirlediğimiz “sözde geleceğe” tanık oluyor oluruz.
Zaten geçen
sene de…
Geldim zaten
kaç yaşına…
Aynısı olacak
zaten…
Ya zaten ne
bekliyordun, sen ki…
ve daha
niceleri.
Kayboluyor
insan, ait olamıyor hiçbir yere ya da hiçbir zamana. Hep bir arayış hali. Hoş “ait
olmak” nedir ya, yazarken rahatsız oldum şimdi. Denerken rahatsız olmadım, ama
dışımdan söyleyince anlıyor insan bazı şeyleri. Her şeye, herkese, her gruba
ait olmayı denedim, ve ayrılmamayı asla; dışarıdaki her şeyle bağlantı kurmaya
çalıştım, ama içime bakmadım, kendimi anlamaya çalışmadım. Kendimi anlatamıyorum bazen başkalarına, kendime anlatabilirim ama değil mi? Sonuçta
kendimle konuşurken kendimi yanlış anlatamam, kendimi yanlış anlayamam, dediklerimden
başka anlamlar çıkartılamaz, tonlamam sorun olmaz ve sert konuşmuş gibi olamam.
Sert mi benim mizacım? Sert biri miyim ben? Yoksa bu da mı bana söylenen bir
şey. Sert biri değilim gibi de hissediyorum, bunlar hep kelimelerin etkisi. Kelimeleri
suçlarken derdimi kelimelerle anlatmaya çalışıyor olmam da biraz ironik oldu
ama, neyse.
“Dünü dünde bırak yad etme, gelmemiş çığlığı
feryat etme, dün bugün yarın hepsi hayal, sen iyisi mi bugünü berbat etme” |
Ömer Hayyam
Zamanı üçe
bölmek geçmişi bırakabilmekle mümkün anca. Ama bu zaman zaman bütünlüğünü
bozacak, kendini tanımlayan özellikleri değiştirecek ve aynı hatalara tekrar
tekrar düşecek gibi hissettiriyor. Tehlike anında bir uyarı çıkarma seçeneği bu
zorluk seviyesinde kullanılamıyor sanırım. Tek kat beyaz nasıl yetersiz
kalabiliyorsa bazı karanlıkları örtmeye, burada da basit söylemler
iyileştiremiyor kişiyi. Peki doğru yönteme nasıl karar verilecek?
İnsan
bilmediğini bildiklerine benzetme eğiliminde. En başa dönersek öğrenmenin
kendisi de benzetmelerden başlıyor zaten. Ama benzeterek her şeyi anlayabilir
miyiz, daha doğrusu doğru bağları her defasında kurabilir miyiz?
Karşımızdakinin düşüncelerini, motivasyonlarını ve hayallerini anlayabilir
miyiz gerçekten? Cevap çoğunlukla hayır. Kolaya kaçmanın cezasını çekiyoruz. Anlamaya çalışırken kendi bataklığımıza
battıkça batıyoruz. Duyduklarımdan çok duyamadıklarıma odaklandım hep. Kötü her
ihtimale, bıktırmaya ve soğutmaya karşı böldüm kendimi ikiye. Ama yarım bir ben
yeter mi ki? Yetmezmişim. Zihnimdeki tanımlar bunu gerektiriyordu, öyle
yaşamıştım. Hatam gösterildi/anlatıldı ama sonunda. Hoş zaten “güçlü” durma telaşımı
bıraktım bu süreçte ben de. Hatta o kadar bıraktım ki bu sefer “bana acıyorlar
mı?” demeye başladım. Evet, yeniden başlıyoruz; ama bu kez ters taraftan.
Bir çember daha daraltıyor ve bir kat daha çıkıyorum ruhumun üstüme. Uzaklardan bakıyor, yarını düşünmüyor ve planlamıyorum. Sözde güzel yarınlar için bugün istemediğim şeyleri kendime dayatmıyorum. Bazen uyumak için, bazen unutmak için yatıyor; yeni bir son gün sanrısına uyanıyorum. Hareketlenelim o halde, sınırlarımızı bilelim, istediğimiz gibi yaşayabilmiş gibi yapalım. Geçmişi bir yük değil de güç olarak görürsek hem, artık sadece yükseleceğiz diyemez miyiz? Ve gerimizde istediğimiz gibi yaşadığımız bir hayat bırakmaya başlamaz mıyız?
Bazı insanlar
“yükselmek” için acımasızlaşıyor, tanıdığı tanımadığı herkesi ezmeye başlıyor;
devam etsinler çevreleriyle beraber kendilerini harcamaya. Başarının bir şeyleri yok
ederek elde edileceğini sanmak ne kadar garip, ne kadar bencilce hatta. Sonunda
hepiniz sadece kendiniz için yaşıyorsunuz, farklı farklı bahaneler ile bunu
maskeliyorsunuz o kadar. Ben de günüm gelene kadar size göre bir maske ile
aranızda dolaşacağım. Bakalım bu perdede neler olacak?
Geçmişin
penceresi cereyan yapıyor yürekte, hasta ediyor yarınına bakmak isteyeni. Ne bugünü yaşatıyor
ne yarını mümkün kılıyor. Susmayalım asla artık, zaten fark etmemiş miydik,
susmanın en büyük yalnızlık olduğunu? Susman gereken yere de kendi
kendine karar verme artık, susman istenirse susarsın. Zaten yaşamak ruhun
bedeni sahiplendiği belirsiz bir zaman dilimi, sınırlarını bilmeden plan
yapmanın alemi var mı?
Durma, konuş!
Durma, sev!
Durma, yaşa!
Tekrar düşmek yok! Tekrar
"Acaba?"lar ile kendimi yalnızlaştırmaya, unutturmaya çalışmak yok!
Yeniden başlamaya ve yaşamaya kararlıyım. Bir destek sarılmanızı alırım bu
arada. Şey, uzuuun zamandır uzağım da o kavrama virüs falan da malumunuz. Hem her
yarayı saran zaman değil sevdi değil miydi? Kim bilir, yeterince iyi bir çocuk
olursam belki?
Zaman zaman gelip ekleyerek
gittiğim “Kendime Terapi” tadında bir yazı oldu. Onlarca konuşma yaptım, onlarca
kez ağladım, nice şeyin farkına vardım, çokça kendimi de harcadım ama sonunda kalktım. Yazmak
da iyi geldi bu süreçte yaşadıklarım da. Peki şimdi ne yapacağım?
Hayaller kuracağım
Çok güleceğim
Çok seveceğim
(Yapamadı)