16 Aralık 2024 Pazartesi

Zamanın sessizliği

Her şey konuşuyor, farkında mısınız? Saatlerin tikleri (ve de takları...), rüzgarın taşlardan çıkardığı o ince melodi, nefesimiz... Ama en gürültülü ses, kimisine en zayıf gelen aslında; zamanın sessizliği. Kimse onu gerçekten duyamaz ama herkes hisseder. Zaman, fark edilmez bir misafir gibi damarlarımızda dolaşır; biz anlamadan, yüzümüze solgunluğunu işler. Bir yankı gibi; ne başı ne sonu belli... Hepimizi yeneceğinin rahatlığıyla, sakince akar ve geçip gider üstümüzden. O akarken, biz tutunacak bir dal ararız. Ama zamanın ne dalları vardır ne de kökleri...

Zamanı anlamaya çalışmak, bir gölgeyi tutmaya çalışmak gibidir.

Kaçtıkça daha belirginleşir; yakalamaya çalıştıkça elinizden kayar, daha da uzaklaşır. Zamanın peşinden koşarken gölgemize basarız çoğu zaman. Ne kadar hızlı koşsak da, onun adımlarının hep gerisinde kalırız. İnsan, zamanla savaşabilir mi? Belki de onu yalnızca izlememiz gerekiyordur; kendi ritmiyle, kendi hızıyla akan bir nehri izler gibi. Ne geçmişe direnerek ne de geleceğe tutunarak... Sadece akışta kalmayı öğrenmek. Derin bir nefes alıp, zamanın içine karışmak. Ve belki bu sessizliğin içinde kendimizi duyarız: Çığlıklarımızın yankısını değil, içimizdeki en derin fısıltıyı.

Zaman, hiçbir şeyi tamamlamadan geçiyor.

Elimizde kalan yalnızca parça parça anılar... Yaşamı, bir şairin yarım bıraktığı dize gibi taşıyoruz: eksik ve çözülmemiş. Tamamlanmamışlıklarımızla ayakta kalıyoruz belki de. Her şeyin bir kaçışı var, değil mi? İnsanlar sokaklardan, sözlerden, hatta kendilerinden bile kaçıyor. Ama biz, kaçarken bile ağırlığımızı kaybetmiyoruz. Bir taş gibi yere çakılmakla, bir rüzgar gibi savrulmak arasında gidip geliyoruz.

İnsan kendinden ne kadar uzaklaşabilir? Bir rüzgar gibi mi savrulur, yoksa bir taş gibi mi? Belki de cevap, her ikisi birden olmaktır. Rüzgarın hafifliğiyle düşlerimizde kaybolurken, taşın ağırlığıyla gerçeğin sertliğine çakılırız. Her savruluşta bir şey bırakırız ardımızda; bir söz, bir anı, bir yara... Ve belki bir gün, ardımıza dönüp baktığımızda, o eksik parçaların bizi nasıl tamamladığını görürüz.

Ne garip bir telaş içindeyiz...

Günlerimizi dolduruyoruz: yapılacaklar, hatırlanacaklar, yetişilecekler... Koca bir liste; bitmek bilmeyen, yeniden başlayan. Ama her gün sonunda, zamanın hızına yetişemediğimizi fark ediyoruz. Gün bitiyor, nefesimiz yetmiyor. Hayatımızın en büyük paradoksu belki de burada saklı: Daha çok yetişmeye çalışırken, hep biraz daha geride kalıyoruz.

Ve günün sonunda, durup bakıyoruz: Dolup taşan saatler, bomboş bir his bırakmış. Zaman kazanan değil, tüketen taraf. Oysa biz hala, eksik kalan cümlelerimizi tamamlamaya çalışıyoruz.

Uykuyu dost edinmenin zararları var.

Gerçek puslanıyor, bulanıyor. Uykunun içindeki o gri boşlukta, her şey biraz daha uzaklaşıyor. O dandik, uyuşuk hislerle dolu bir evren orası. Sanki her şey yarım kalmış, yarım söylenmiş gibi... Sırtını sadece koltuklara yaslayabilmek ne kadar hüzünlü bir şey. Zamanı durdurmaya çalışıyoruz belki de; oysa durmayan sadece zaman değil, içimizdeki boşluk. Öyle kaçtı ki ipin ucu, artık toparlanmaz gibi.

Bir gün, yokluğunun rüzgara karıştığı yerde buluşacağız.

Ama o gün gelene kadar, kelimelerin izinde yürümeye devam edeceğim. Çünkü her dize bir kapı ve her kapının ardında sen varsın. Her adımda, her virgülde, o sessizliğin derinlerinde bulacağım seni.

Ve belki o zaman, zaman bile konuşmayı bırakır.