Karşı koyamadığımız bir şey anlam arayışı. Sınıflandırmaya, gruplandırmaya karşı da dursak, zihnimiz bir yerde hep bunu yapma eğiliminde. Öğrenmenin de bir aşaması zaten bu ve iki alt sosyal-psikolojik sürece sahip; izlenim oluşturma ve atıfta bulunma. İzlenim oluşturma kişilerin en belirgin özelliklere dayanıyor ve davranışları gruplama çabası ile devam ediyor. Erişilebilen sosyal ipuçlarından ve tecrübelerden (benzerliklerden) yola çıkarak insan davranışlarının altında yatan nedenleri çıkarma sürecine de atıfta bulunma deniyor.
İzlenim oluşturma bir kişi hakkında farklı kaynaklardan gelen bilgilerden bir yargı oluşturma süreci aslında. Her yeni bilgi ile sürekli yenilenen (en azından yenilenmesi gereken) değişen, dinamik bir süreç. İlk izlenimler (biraz da ne yazık ki) yüz ifadeleri, göz teması, fiziksel görünüm ve beden diline dayanarak oluşturuluyor. Ne yazık ki deme nedenim karşımızdakinin belirli "ortalama dışı" özelliklerinin yargıları olumsuz etkilemesinden sadece. Artan bilgi, izlenimleri daha soyut hale getiriyor ve belirli davranış özelliklerine daha az dayanmasına yol açıyor. Bu betimleyici, soyut sıfatlara "kişilik özellikleri" diyoruz. Bunlar daha durağan nitelikler, birine akılcı, şüpheci, pozitif, agresif ya da kaba dememiz gibi... Kişilik özellikleri hakkında bazı varsayımlarımız ve kendimizin de pek farkında olmadığımız gizil kuramlarımız var. İçeride bir gruplamadan yola çıkıyor bu da aslında. Kişilik özelliklerini birbiriyle ilintileyip sahip olunan bilgiyle erişilemeyecek kişilik özelliklerini de kişilere atamamız şeklinde özetlenebilir durum. Örnek bir öğrenci, örnek bir insan olarak tanıdığımız bir kişinin kötü bir davranışta bulunmasına ya da suç işlemesine inanamamamız bundan kaynaklanır örneğin. Tutarlı gelmeyen davranışlar şüpheye yol açar sonuçta.
Dolaylı öğrenim iki tip yanılgıya yol açabilir; olumluluk yanılgısı ve olumsuzluk yanılgısı. Olumluluk yanılgısı "Polyanna Prensibi" şeklinde de tanımlanan insanların kendi yaşamlarında hep iyi insanlarla ve güzel şeylerle karşılaşmasından dolayı oluşan ve insanların "daha iyi hissetmek" için tercih ettiği bir yanılgı. Olumsuzluk yanılgısı ise sapması daha kolay, değiştirmesi daha zor olan bir yanılgı tipi. Bunun nedeni olumsuz bir özelliğin izlenimlerimizi olumlu özelliklerden daha çok etkilemesi. Beyazın içine bir siyah damlanın düşmesinin onu artık "beyaz" olarak tanımlamamıza yol açması gibi bir yerde. Oysa aksi durumda siyah demekten geri durur muyduk gördüğümüze?
Peki yargılara nasıl varıyoruz ve gördüğümüz yaşadığımız olayları nasıl açıklıyoruz? Gündelik hayatın akışında olaylara ve eylemlere sebep yükleyen açıklayışlarımız, sosyal psikolojide nedensel yüklemeler ya da nedensel atıflar başlığı altında ele alınır. Nedensel atıflar ikiye ayrılır. İçsel atıflar kişilere davranışları üzerine tam sorumluluk verirken dışsal atıflar başka insanların davranışlarını, şansı ve koşulları göz önüne alır. Fritz Heider'e göre insanlar atıflar ile iki temel gereksinimlerini giderirler: Tutarlı, dengeli bir dünya görüşüne sahip olabilmek ve çevreleri üzerinde kontrol elde edebilmek. Eğer insanların davranış nedenlerini açıklayabilir ve nasıl davranacaklarına dair öngörülerde bulunabilirsek dünyayı daha tutarlı ve kontrol edilebilir algılarız. Bu da güven ve güç duygularını besler.
Bir bağıntı kurmak her zaman olumlu sonuçlar doğurmayabilir. Klasik şartlanmadan yola çıkacak olursak tekrarın zihinde bağıntılara yol açtığını biliyoruz. Yani aslında sonuç üzerinde etkisi olmayan olayları/durumları öncül şeklinde algılamamız mümkün. Bu, olumsuz olaylardaki rastlantıların kişilerde öğrenilmiş çaresizliğe yol açmasına neden oluyor. Basit bir x konulu konuşmanın ardından bozulan bir iletişim/arkadaşlığın sonrasında kişinin o iletişimlerinde o konuşmadan kaçınmaya çalışması gibi. Ya da belli "alakasız" ifadelerin kişiyi kötü anlara yöneltmesi... Evet, bu biraz da travma boyutuna kaçan bir durum; kişide "Hayır, yine olmasın, bu sefer olmasın." şeklinde iç yakarışlara ve benzer şeylerin yaşanmaması için her şeyden kaçınma çabasına yol açabiliyor. Korkunun tüm hareketleri kısıtladığı aşama ise sessizliğe, içe kapanmaya ve daha büyük bir felakete yol açıyor: mutlak yalnızlığa.
Peki yeni duygular, anlamlandıramadığımız durumlar nasıl etkiler bizi? Heyecan ve korku ikilisi devreye giriyor burada. Meraklı bir canlı olarak anlam arayışı öncelikle ileriye doğru bir harekete yol açsa da sonrasında korku devreye girer. Özellikle olumsuz sonuçlara giden çokça yol görmüş kişiler bu yolların herhangi birine girmemek için hareketlerini daha çok seçmeye yönelir. Bu "aşırı" seçim durumu ise karşı tarafta bir anlamamaya yol açar, sonrasında da korkuya, haliyle. Ve insanlar korktuğu bir şeyden ne yapar, kaçar...
Ben pek çok son gördüm bu hayatta. Çeşitli düzeylerde iletişimlerin kopması, yitip giden hayatlar, biten devirler. Bunların çoğunu ister istemez geriye doğru inceledim ve "Bu olduğunda anlamalıydım işte, bak o zamandan belliymiş." dedim pek çok olay için. Adım adım ilk kopma noktalarına ilerledim. E şimdi kimseleri kandırmanın alemi yok, kendi favorim de ben değilim. Dolayısıyla olumsuz şartlanmalarımın fazlalığı garip gelmiyor. Teraziye koyunca da kara çocuk çıkıyorum, güçlü noktam dediğim şeyler sonunda bıkılacak şeyler gibi de geliyor bazen (sağ olsun bazı insanlar), ya da ne bileyim "Neden ben olayım ki?" diyorum tatlı anların ardından koca koca hayaller kurarken bulunca kendimi. Gelgitli konuşmalarınız sağ olsun sizin gözünüzde kimim hiç anlamıyorum. Şimdi kendi favorim değilim dedim diye kendimi sevmediğim sanılmasın, gayet de severim kendimi, canım kendim, canım "anlaşılmayan çocuk". Sahi dinlemiyorsunuz ki siz beni? Benim gibi duymuyorsunuz ki söylediklerimi. Benim gibi incelemiyorsunuz karşınızdakinin davranışlarını, sözlerini. Çabalamam için bir neden de vermiyorsunuz zaten. Ne istediğinizi anlasam belki mesela? İsteklerim çok büyük şeyler değil benim mesela, kolayca mutlu olup, mutlu kalabilirim. Sevdiğim biriyle konuşabiliyor olmak bile beni "en mutlu" yapabilir mesela. Ha mutlu değil gibi miyim, hemen birkaç kez Malt'dan Mutlu dinlerim, "Söyledikçe gerçek olacak, ben mutluyum ul*n" derim ve olurum da aslında. Ben, sonları sevmiyorum sadece, bir şeyleri de bitirmem bu yüzden. İstediğiniz sürece hep yanınızda olurum (bu ne arkadaş, arkadaşlık sitesi falan mı burası, şey falan da de istersen "hobilerim arasında yazı yazmak...". Yoo, aslında burada zaten kendimi anlatıyorum ya bir dakika, istersem öyle de yazarım, neyse...). Tek isteğim dürüstlük ve açıklık. Neden birbirimize teori ürettiriyoruz gerçekten anlamıyorum. Neden korku tohumlarımızı suluyoruz birbirimizin? Neden setler çekiyoruz aralarımıza? Açık olunca, çevremizi sevdiklerimizden ibaret kılınca, istenmeyen sürprizlerin azlığı ile kendimize ve çevremize bir güven alanı oluşturunca ve bunların sonucunda sevdiklerimiz mutlu olunca biz de hükmen iyi olmaz mıyız?
Sonra onlar da biz mutluyuz diye mutlu olsalar, sonra biz de "Onlar da mutlu bak!" desek daha mutlu olsak sonra...
